YENİ DÜNYA DÜZENİNE DOĞRU TÜRKİYE

Google'da Abone Ol service
4
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bu çalışma öznel yaklaşımla hazırlanmış bir deneme yazısıdır. Bu çalışma akademik kaygılar ya da ispatlar içeren bir hipotez içermemekte, sadece tarihe not düşmek adına görü, öngörü ve kaygıları içermektedir. Bu yazı serisinin I. Ve II. Kısımları bir arada yayımlanacaktır; III. ve IV. Kısımlar ile sonuç kısmı bir arada yayımlanacaktır.

Bu yazının birinci kısmı Mayıs 2022 tarihinde yazıldı. İkinci kısım ise Eylül 2024’te kaleme alındı.

I.KISIM

Dünya, ekonomisi, siyaseti, toplumların yaşam stilleri ve benzeri başlıklarda birkaç yüzyılda bir yaşanan dönüşümün eşiğindedir, bu değişimin sebebi doğudan batıya ticaret yolları ile akan hammadde, merkantalist dönemde batıdan doğuya akan madenler ve bunun üzerine kurulu olan üretilmiş refahtır. Bu dönüşümün temeli “para”nın şekil değiştirmesi merkezli başlayan bir süreç olmakla beraber yaşama dair tüm koşulları baştan şekillendireceği işaretlerini vermektedir. Hatırlarsanız pandemi başlangıcı döneminde yaptığım Youtube yayınlarımda bu temayı işlemiştim ki bu yorumlarımdan daha sert bir geçiş yaşamaya başladık. Dünya yeni düzeninde çift kutuplu mu olacak yoksa “One World One Value” diye isimlendirilen tek merkezli dünya modeline mi evrilecek? Ya da dünya düzeni, uzun zaman sonra çok kutuplu bir yapıya mı dönüşecek? Bunu yaşayıp göreceğiz.

Tarihsel olarak bu dönüşümlerden önemli olarak gördüklerimden ilki; mal ve hizmetlerin tek merkezde toplandıkları, toplum refahını gözeten, ithalat merkezli orta çağ ekonomisinden mal ve hizmetlerin dışa satım karşılığı altın, gümüş ve benzeri madenlerin merkeze toplandığı, ülke yönetimlerini gözeten ihracat merkezli “Merkantalist” dönemdir. Bunun ardından gelen ikinci dönüşüm 19. Yüzyıldaki sanayi devrimi ve kağıt paraya geçiş ile beraber gerçekleşen, yönetimlerin zayıfladığı ve literatürde “burjuva” olarak isimlendirilen sermaye sahiplerinin güçlendiği, kitlesel üretim ile sermayedarları gözeten “para” merkezli dönüşüm idi. Şimdi ise transistörün geliştirilerek iletişim ve verimliliğin merkezileştiği, sermaye sahiplerinin daha da güçlendiği üçüncü değişim dönemindeyiz. Bu değişim döneminin finali ise ilk ikisinde olduğu gibi “paranın şekil değiştirmesi” ile tamamlanacak ve birkaç yüzyıl sürecek olan “yeni dünya düzeni” kurulmuş olacak görünüyor. Ben bu değişim dönemini bir fırsat olarak görüyorum; kimilerinin “Great Reset” olarak isimlendirdiği bu dönemde doğru coğrafyada pozisyon almanın önemli olduğu kanaatindeyim. Bu aslında bir söylem ya da kanun değil, ama tarihsel başarılar bu silsilede kendini gösteriyor. Birinci dönemde Kastilya-Aragon krallığını kuran keltler Amerika kıtasında pozisyon alarak başarıya ulaştılar, ikinci dönemde ise “Magna Pacta”nın (Magna Pacta = Büyük pazarlıklar) yapıldığı Ada Avrupası olan Birleşik Krallıkta pozisyon alanlar bunun nimetlerinden faydalandılar. İronik olarak üçüncü dönem için ise Türkiye’nin pozisyon almak için doğru yer olduğu konusunda kanaatim güçlendi. Bu kanaatin temelinde yine “Pacta” merkezli bir anlayış geçerli. Libya Fransızlardan alınıp bize verildi; Suriye Rusya’dan alınıp bize verildi, Afganistan ABD’den alınıp bize verildi. Bunlar yeni dünyada bizim pozisyonumuzun öncü işaretleri idi, Ukrayna krizindeki rolümüz ise bu öngörümü doğruladı. Yatırımlar açısından baktığımızda ise Ekim 2020’den bu yana Türkiye’de yatırım teşvik belgeleri ve tutarları 6-7 kat katlanmış durumda. Cumhurbaşkanımızın “Çin Modeli” açıklaması ise yıl sonunda dövizin 30 TL civarına geleceğini ve önümüzdeki 20-30 yıl bu civarda kalacağına işaret ediyor.

II.KISIM

Bu tarihte yazıyı kaleme aldığımızda Türkiye’deki döviz fiyatıyla ilgili öngörümüzün şimdilik tutmuş olduğu görünmekte, tabi ki bunun bir bedeli olacak ve bu bedel “Dünya’nın tersine gitmeme” ve “Finansal uyum için faiz arttırma” yaparak ekonomik soğuma yapıyor olmamız. Yazımızın bu kısmında ekonomik merkezli devam etmeyeceğiz.

Bu yazının konusu yakın tarihten bugüne Ortadoğu’daki gelişmeler, bu gelişmeler ışığında Türkiye’nin kendi bölgesinde hangi konumda olduğu ve ülkemiz konumunun hangi yöne doğru evrilme potansiyelinin olduğu ile ilgilidir.

90’lı yılların sonlarına doğru Amerikalı şahin ideologların ortaya attığı “Büyük Ortadoğu” projesi; Türkiye’nin Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki Sünni unsurların (kürtler dahil) hamiliğini yaptığı, İran’ın orta Irak’tan Lübnan’a uzanan Şii unsurların hamiliğini yaptığı, Suudi Arabistan’ın güney Irak’tan Suriye-Lübnan hattındaki selefi-vahabi Sünni unsurların hamiliğini yaptığı, böylelikle İsrail’in güvenliğini sağlamak için mezhepsel olarak bölgedeki unsurların sürekli çatıştırıldığı bir modeldi. 2003 yılında Irak’ın ABD tarafından (daha sonra yalan olduğu ortaya çıkan) kimyasal silah bahanesiyle işgaliyle başlayan bu proje 2004 yılından itibaren “Irak’ın yeniden yapılandırılması toplantıları” ile devam etti. Bu toplantılara dış işleri bakanı seviyesinde istisnasız olarak İran katıldı. Bu süreçte üç hami ülkeden projeye istekli olarak hem masaya oturup hem de sahada unsurları yayan ve pozisyon alan tek ülke İran oldu. Türkiye ve Suudi Arabistan bu projeye mesafeli durdu. 2005 yılında Refik Hariri suikastı ile çanlar Suriye için çalmaya başladı. Mart 2011’de Rusya’da gerçekleşen Biden-Medvedev görüşmesi sonrası 1968 yılından bu yana Suriye’de (zaman içinde 300 savaş uçağı ve 32.000 profesyonel asker) ikamet eden askeri danışmanlar bir anda Suriye’den çekildi ve bir ay sonra Suriye iç savaşı başladı. Ve yine bölgesel aktör konusunda hevesli İran burada da yapılanmayı seçti.

2015’te DEAŞ’ın ortaya çıkmasıyla Rusya tekrar Suriye’de pozisyon almayı seçti(anlaşılan Rusya’ya 2011’de verilen sözler tutulmadı). Rusya’nın Suriye’de bölgede pozisyon almasıyla ve hem Türkiye’nin hem de Suudi Arabistan’ın dikkatli tavrı ve Rusya’nın Suriye’de artık “Büyük Ortadoğu” projesi uygulanabilirliğini yitirdi. ABD buradaki pozisyonunu korumak adına SDG’yi (sonrasında YPG/PKK ile birleştirildi) destekleyeceği bir ara çözüm üretti. Şimdi burada işin ilginçleştiği durum şu; 2010 yılından itibaren Ortadoğu’da ticari pozisyon alan ama 2020 yılından itibaren çok güçlü bir silahlanma programı başlatan Çin hem Dünya için hem de Ortadoğu için bir tehlike olarak algılanmaya başladı. Ne tesadüftür ki ABD tarafı “Büyük Ortadoğu” projesini doktrinsel olarak sonlandıran “Yüzyılın Barışı Projesi”ni devreye aldı. Bu projeye devreye alınırken Çin Büyükelçisi İsrail’de konutunda ölü bulundu. Bu proje bölgedeki şiddetin merkezini İsrail’e taşıdı. (Bugün bunun sonuçlarını yaşıyoruz.) Şimdi 2016 yılına geri dönelim; Türkiye Ağustos 2016’da Deaş tehdidi sebebiyle Fırat Kalkanı harekâtını başlattı, bu operasyonu üç askeri operasyon daha takip etti ve Türkiye M4 karayolunun sınır belirleyerek bir güvenli hat oluşturdu.

2020 yılı itibariyle artık Çin’in yayılmacı politikası anlaşılmaya başladığından bölge açısından daha gerçekçi bir planlama ihtiyacı oluştu. (İlginç bir paralellikte şurada; 1979 devriminden bu yana Çin bandralı gemilerle petrolünü dünyaya satan İran bir anda bundan vazgeçti ve petrolünü kendi gemileriyle taşımaya başladı, ben bu durumu artık Çin’le çalışmıyorum mesajı olarak değerlendirdim). Kaldı ki 2006 yılında Dünya’da 820 civarı askeri üs ve 880 bin civarı asker bulunduran ABD, 2022 yılına geldiğimizde 380 civarı askeri üs ve 340 bin askere düşmüştü; bölgede ABD’nin boşalttığı tüm bölgeler istisnasız Türkiye tarafından askeri garnizonlarla dolduruluyordu, 2023 yılında 16 ülkede 40 civarı askeri üsse ulaşıldı. 2024 yılı ise benim açımdan sürpriz olmamakla beraber kamuoyu açısından sürprizleri beraberinde getirdi. Bu sürprizlerin gelişme sebebini öncelikle Çin yayılmacılığına karşı Türkiye haricinde bölgede istikrarlı bir ülke olmadığının anlaşılmış olduğudur. Haliyle ilk sürpriz F-16 modernizasyonu ve 40 adet ek alım kararıyla geldi ve bugünler de F-35 konusu konuşuluyor. Bu kararın ardından Mısır’la normalleşme (ki bunu Mısır tarafına ABD baskısıyla gerçekleştiği kanaatindeyim) başladı. Bir sonraki sürpriz Irak’la güvenlik anlaşmasıydı. Bu anlaşma ile Türkiye Irak’ın hem güney yönünde hem de batı yönünde geniş bir harekata başladık, ki bunun devamı Suriye’de gerçekleşecek gibi görünüyor. Daha da ilginç olan gelişme kızakta olan / kızağa aldığımız savaş gemisi sayısı idi. 7 İstif sınıfı ve 2 Hisar sınıfı savaş gemisi kızağa alındı, ayrıca 4 Reis sınıfı denizaltı da kızakta yani üretimlerine başlanmış/üretimleri devam ediyor. Çin’de hali hazırda kızaktaki savaş gemisi sayısı 18 olarak tahmin ediliyor. Aslında deniz kuvvetlerimizdeki bu hacimli büyümenin olacağını Deniz Harp Okulu öğrenci sayılarında görebiliyoruz, önceki senelere göre ciddi bir öğrenci artışı vardı ve bu sene mezun olan öğrenci sayımız 2018-2019 dönemi öğrenci sayımızın iki buçuk katı. Demek ki Türk devlet aklı (bu aklı ben Ankara bürokrasisi anlamında kullanıyorum) bunu 2020 yılında görmüş ve gerekli hazırlıklara başlamış. Peki bu rakamlar bize ne söylüyor; Çin’den sonra en fazla savaş gemisi üreten ülke biziz ama neden? Çünkü Çin bir jandarmalık modeli olan Pax (Pax Ottoman, Pax Romana, Pax Amaricana) yani ticaret yolları üzerinde garnizonlar kurarak güvenli hat oluşturmak yerine Mahan’ın “Deniz Hakimiyet Teorisi” üzerine şekillendirdiği 36 görev gücü (her görev gücünde en az 2 savaş gemisi 1 ikmal gemisi) ve bu gemilerin ticaret yolları üzerinde yüzlerce sivil liman ile desteklendiği bir model üzerinden Dünya üzerinde yayılmacılığına devam ediyor. Bugün Çin Dünyanın ikinci deniz gücüne sahip ama mevcut üretim hızıyla 2035 yılı itibariyle birinci olacak gibi görünüyor.

Bu durum Çin tehlikesine karşı tek ya da iki kutuplu bir Dünya yerine çok kutuplu bölgesel hakimiyeti destekleyen bir modeli daha cazip kılmaktadır. İşte bu durumu okuyan Türk devlet aklı 2022 yılı sonunda “Türkiye Yüzyılı Programı”nı deklare etmiştir. Türkiye önümüzdeki yüzyılda; kendi içine kapanmış bir İran’la komşu (Ya seküler bir devrimle dönüşecek ya da mevcut molla yönetimi gücünü toplamak adına şii hilalinden vazgeçecektir), Basra’dan Halep’e, Süveyş’ten Cebelitarık’a Akdeniz ticaret yolları güvenliğini sağlayacak, bölgenin hamisi olacaktır.

Tam da bu gelişmeler olurken RAND Cooperation’ın “Levant Integration” önermesi ortaya çıktı. Bu önerme bir tesadüf mü yoksa bir yönlendirmede ara motivasyon kaynağı mı? Yaşayıp göreceğiz.

Devamı gelecek…

YENİ DÜNYA DÜZENİNE DOĞRU TÜRKİYE
4

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter
Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

4 Yorum

  1. Kalemine emeğine sağlık,devamını bekleriz abican 🙋‍♂️🙋‍♂️

  2. 20 Ocak 2026, 20:54

    Küresel dönüşümün sancılarını yaşadığımız bu dönemde, olayları ‘büyük resim’ içinde değerlendiren bu kıymetli deneme yazınız için sizi kutlarım. Özellikle paranın şekil değiştirmesi ve ‘Pacta’ merkezli analizleriniz, güncel siyasi gelişmelere bambaşka bir ışık tutuyor. Türkiye’nin bölgesel liderliği ve ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonu üzerine paylaştığınız bu değerli ‘notlar’, gelecek kuşaklar için önemli bir kaynak niteliğinde. Kaleminize ve zihninize sağlık.”

  3. Elinize emeğinize sağlık hocam. Görüşlerinize, fikirlerinize katılmakla beraber devamını beklediğimizi belirtmeyi de isterim.

  4. 22 Ocak 2026, 08:42

    Farklı bakış açıları ile mükemmel bir deneme yazısı olmuş sizden beklendiği gibi harika

Giriş Yap

Bursa'da Yenigün ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!