Aslında bu konuyu yazmak istiyordum ama bir türlü cesaret edemiyordum; fakat savunma sanayi sektörünün duayenlerinden “Kubilay Yıldırım” bey bir youtube yayınında benzer konularda konuşurken olanlarda bir gariplik var dediğinde “evreka!” dedim ve cesaretimi topladım. Bu yazı biraz teknik bilgi içerecektir, olabildiğince anlaşılır anlatmaya çalışacağım.
Yine aynı yayında Kubilay beyin dediği gibi savaş alanının getirdikleri var, yani saha bize teorilerden farklı şeyler ortaya koyabilir. Bunun bariz örneklerini 2022 yılından sonra Ukrayna-Rusya savaşında gördük; artık savaş sahasında tüm kuvvetlerin ekipman ve askerlerine karşı en aktif ekipmanların sırasıyla “Fpv-Drone”, “Dolanan mühimmat” ve “Siha”lar olduğunu gördük. Halihazırda ABD/İsrail ve İran arasındaki savaşta ise bunlarla beraber çeşitli özellik ve hızlara sahip çok fazla “balistik füze”nin çatışma sahasına dahil olduğunu gördük.
Yine havacılık sektörü duayenlerinden Arda Mevlütoğlu’nun 7 mart 2026 tarihli tweeti çok manidar “Kuveytli pilota bir teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum, IFF, kaynak kodu, hava savunma gibi konularda kullanılan pek çok yanlış bilgi, hatalı varsayım ve safsatayı tek seferde “düşürdüğü” için. Olan F-15’in siciline oldu bu arada.”.
Arda Bey’in tespitine bir ekleme yapmak istiyorum. 2000’li yıllarda İran’ın balistik füze üretimine yoğunlaşmaya başlaması sonucu batı ülkeleri (NATO) İran’a çevre ülkeler için güçlü hava kuvvetleri yaklaşımı geliştirilmiştir. Bu yaklaşım balistik füze tehdidine karşı güçlü bir hava kuvvetlerine sahip olup bu füzeler ateşlenmeden tahrip edilmesi üzerine kurulmuştu. Sahada gördük ki İran hava sahasında “hava üstünlüğü” kurmuş olan İsrail ve ABD, balistik füzelerin tahrip edilmesinde yetersiz kaldı ve İran körfezdeki ABD üssü bulunduran komşuları dahil İsrail ve ABD hedeflerine karşı yoğun atışlar yaptı. Haliyle bu yaklaşımda “düşmüş” oldu.
Şimdi garip gelen durum şu; ABD birimleri bu kadar savunmasız mı? Bir önceki yazımda anti-balistik füzeler ile ilgili durumu açıklamıştık. Arada geçen zaman diliminde İran’ın dolanan mühimmatı Shahed-136’ın ciddi başarılarını gördük. Hatta anti-balistik hava savunma sistemlerinin kalbi olan radar sistemlerinin dahi avladıklarına şahit olduk. Ancak biz şunu biliyoruz; ABD kara kuvvetleri katmanlı bir hava savunma sistemine sahip; AN/TPQ-53(AESA) gibi Patriot bataryalarındaki (eski tabiriyle) aydınlatma radarları dahi FPV-drone ve dolanan mühimmat tehditlerine karşı 2024 yılında optimize edildi; bununla beraber aynı tehditlere karşı SHORAD dediğimiz Stryker tabanlı M-SHORAD sistemleri tedarik edildi.
Ayrıca deniz kuvvetleri kökenli olan 20 mm toplu Phalanx sistemi C-RAM (Land Phalanx) ismiyle kara kuvvetlerince statik hedefleri korumak için tedarik edildi. Bununla beraber Apache helikopterleri de Hydra-70 füzeleri ile teçhiz edilerek dolanan mühimmatlara karşı devriye görevleri doktrine edildi.
İşin hava kuvvetleri tarafında ise lazer güdümlü Hydra-70 füzeleri bu dolanan tehditlerine karşı ana savunma silahı olarak doktrine edildi, hava devriye görevlerinde başta F-15 gibi görev yarıçapı yüksek uçaklar olmak üzere F-16 ve muhtemelen A-10’larda dolanan mühimmatlar karşısında görevlendirilmişti.
Bu kadar tedbire rağmen An-/Tpy-2 ve hatta AN/FPS-132 gibi çok kıymetli erken uyarı radarlarının dolanan mühimmatlarca vurulması/vurulabilmesi garipliklerin başında geliyor.
Diğer gariplikler ise aynı şekilde körfez ülkelerinde bulunan ABD üslerinin dolanan mühimmatlarca vurulabilmesi. Balistik füzelerin engellenmesinin sayısal zorluğunu bir önceki yazımızda belirtmiştik, balistik füzelerin özellikle yeni nesillerinin isabetli vuruşlar yapması gayet anlaşılır bir durum ama hem kara kuvvetlerinin genel hava savunması hem de hava kuvvetlerinin doktrinlerine rağmen -özellikle hava kuvvetlerinin geçen yıl İsrail-İran Savaşında dolanan mühimmatlara karşı başarılı sonuçlar aldığını görmüştük- anlaşılabilir değil.
Bu anlaşılamamazlık bizi başka düşüncelere itiyor. Acaba ABD Monroe doktrinine dönüş için bir süreç mi işletiyor? Acaba körfez bölgesi güvenliğinden artık çekilecek mi? Bu savaşa Avrupa ülkelerinin dahil olmasını talep etmekteki motivasyonu nedir? Şimdi bu soruları bir arada cevaplamaya çalışalım; Öncelikle Hürmüz Boğazından dünyaya satılan petrol, petro-kimya ürünleri ve çeşitli emtianın ana alıcılarının kabaca %40 oranında Çin, %60 civarında Japonya ve Kore dahil Avrupa ülkelerinin olduğunu bilmekte fayda var.
Anladığım kadarıyla ABD diyor ki; buradan benim doğrudan bir tedariğim yok, bundan dolayı ben bundan sonra bu bölgenin korumasına bundan sonra doğrudan müdahil olmayacağım. İran’la alakalı diğer ABD kaygılarını bir önceki yazımda dikkatlerinize sunmuştum, bundan dolayı tekrara düşmeyeceğim.
Avrupa ülkeleri ise Akdeniz ve Süveyş güvenliği haricinde daha geniş bir alan olan körfez güvenliğine dahil olmak istemiyorlar. Bunun güncelde temel problemi AB ülkelerinin (kısmen Fransa hariç) dış ülkelerde askeri kapasite oluşturma ve güvenliği sağlama konusunda uzun soluklu bir tecrübeye sahip olmamaları. Bu karmaşık karar alma süreçlerini gerektiren güvenlik yaklaşımın siyasi itilaflar sebebiyle uygulamada sıkıntıya düşme potansiyeli (özellikle Avrupa gibi çok uluslu oluşumlarda) bu yaklaşımı daha da travmatik hale getiriyor. Bunun Avrupa’da acı tecrübesini Balkanlarda yaşadılar ve gördüler. Tarihsel olarak ise durum Avrupa açısından daha karmaşık; Birinci Dünya Savaşından önce kendi aralarında belirledikleri centilmenlik yaklaşımına rağmen her iki dünya savaşında doğal kaynakların elde edilmesi ve elde tutulması için acımasız çatışmalar gerçekleşti. Bu tarihsel travma, Avrupa ülkeleri açısından kaynaklara askeri yakınlık konusunda daha mesafeli ve birbirini gözeten tavırlar geliştiriyor olabilir.
Evet, ABD körfez güvenliğinden çekilecek mi demiştik; Pakistan-Suudi Arabistan anlaşması kapsamında Pakistan’ın bölgeye kuvvet kaydırması bunun işaretlerini veriyor. Bu noktada Türkiye devreye girip bu anlaşmaya dahil olabilir mi diye sorduğumuzda ise bölgenin uluslaşma travmalarını görebiliriz. Bu coğrafyadaki devletlerin Osmanlı’dan ayrılmış olan ve uluslaşma anlatılarını bu başarılar (devlet görüşleri) üzerine kuran bu coğrafyada bu kabul kolay değil. Katar’daki varlığımız bunu kolaylaştırabilir ama BAE-Bahreyn hattında bu durum zor görünmektedir. Suudi Arabistan’ın tavrı henüz anlaşılabilir işaretler vermemektedir.
Körfez bölgesinin güvenliği için Türkiye’nin pozisyon alması Avrupa ülkeleri tarafında farklı önermelere ve kaygılara sebep olabilir, ama Fransa-İtalya hattında işler biraz daha reel politik ele alınıyor olabilir; Bloomberg’de çıkan “Türkiye’ye SAMP-T satışı” haberinin tesadüf olmadığını düşünmekteyim. SAMP-T ediminin süre planlaması açısından Siper-2 programıyla çakışıyor olması buradaki asıl mesele değil, asıl mesele bu haberin Avrupa/ABD kanadında bir yayın kuruluşunca servis edilmesidir.
Körfezdeki savaşın silah satışlarına yansımasında hızla parlayan ülkenin Güney Kore olduğunu görmekteyiz. Hava savunma sistemlerinin iyi performans göstermesi ciddi manada Koreli şirketlerin önünü açtı. Bu yadsınmaz bir gerçek. Bununla beraber ABD’nin İsrail merkezli bir öncelikli tedarik ve lojistik yaklaşımı bölge ülkeleri açısından özellikle NATO standartlarında farklı kaynaklardan tedarik ağını genişletme isteklerini yükseltmiş olabilir. Bu manada BAE hariç ülkemiz açısından yakın gelecekte İHA/SİHA, havadan atılan balistik füze, akıllı mühimmat, güdüm kiti orta irtifa hava savunma sistemi (Hisar) ve özellikle MKE’nin Tolga gibi anti-dron sistemleri ciddi siparişler söz konusu olabilir.
Toparlayacak olursak; körfez güvenliği meselesi bölgesel olarak bir değişime işaret etmekte; ama bu değişimin dünyayı değiştirecek bir kriz olduğunu yavaş yavaş düşünmek lazım. Sonuçta dünyada satılan petrol, petro-kimya ürünleri ve çeşitli emtianın ortalama %27’si bu bölgeden çıkış yapıyor, bu ulaşımdan tarıma, endüstriden turizme, inşaattan kimyaya kadar tüm sektörleri etkileyebilecek derin bir kriz potansiyeli barındırıyor.

cok iyi bir analiz olmus hocam devamını büyük bir merakla bekliyorum
Hocam yapılan müzakereler ile ilgili de yazı yazmanizi ve değerlendirmeler yapmanızı da bekliyoruz