Bu savaşın öne sürülen gerekçesi İran’ın yürütmüş olduğu nükleer silahlanma tehdidi olarak öne sürülmektedir. ABD/İsrail ikilisine göre 1972 yılında başlamış olan İran’ın sivil amaçlı nükleer programı 2000’li yılların ortalarından itibaren askeri bir amaca evrilmiş “zenginleştirme” işlemlerini de içermeye başlamıştır. Bu sebeple İran’a ambargo uygulanmış ve fakat ambargo uygulanırken dahi müzakereler devam etmiş ve 2010’lu yılların ortalarından sonra kısmi anlaşma sağlanarak program yavaşlatılmış, 2018’de ise ABD anlaşmadan çekilmiştir. Bu anlaşmanın sonlanma tarihi BM’nin 2231 sayılı kararı gereği 2025 yılı sonuydu. İsrail ise bu kararın geçerlilik süresi bitmeden Haziran 2025’de İran’a saldırmış ve bu programın unsurlarını hedef almıştır ve ABD’den de -özellikle B-2 uçaklarının kullanımı ile – destek almıştır. Bugün ki saldırılar başlamadan önce de tekrar müzakereler başlamış, ancak müzakereler devam ederken ABD/İsrail ikilisi İran’a saldırmışlardır.
Çok ön plana çıkarılmasa da bu savaşın önemli bir gerekçelerinden biri İran’ın Çin’e petrol satışıdır. İran petrolünün % 90 civarı ve Hürmüz Boğazından geçen petrolün yaklaşık %40’ı Çin’e satılmaktadır. Ucuz enerji kaynağı ve hammadde akışlarından biri bu savaş ile şu an için doğrudan kesilmiştir. Hatırlatmak isterim; Venezüella ile ABD arasındaki problemin temelinde de Çin’e petrol satışı bulunmakta idi, bugün Maduro sonrası Venezüella’sı Çin’e sattığından daha fazla petrolü ABD şirketlerine satmakta ve Venezüella’ya para pompalanmaktadır. Bu manada ABD’nin bu savaştaki ana isteklerinden birinin -İran rejimin değişiminden bağımsız olarak- yüzünü batıya dönmesi ve Çin ile olan başta ticari ilişkiler olmak üzere tüm ilişkilerini kesmesini beklemektedir diyebiliriz. Ayrıca Çin dünya ekonomik düzenine karşı kendi üreticilerini koruma adına para birimi Yuan’ı değersiz tutmak için sürekli müdahale etmektedir. Bu müdahale ile Çin’in ürettiği ürünler her daim ucuz kalmakta, böylelikle Çin, dünyadaki ekonomik pozisyonunu gün be gün perçinlemektedir. Bu durum rakip ülkelerce haksız rekabet olarak değerlendirilmektedir.
Savaşın diğer bir gerekçesinin ise İran’ın ulaşmış olduğu balistik füze üretim kapasitesinin bölgesel manada hem İsrail’i hem de ABD çıkarlarını yüksek seviyede tehdit eder hala gelmesidir. Trump’ın dünyaya duyurduğu bir rakam üzerinden bu tehdidi şöyle ifade edeyim; İran’ın üretmiş olduğu aylık 100 adet civarı balistik füzeye karşılık bunları önleme de kullanılan aylık 8 adet üretilebilen anti-balistik füze ve bu anti-balistik füzeler balistik füzelere karşı birkaç kata kadar çıkabilen maliyet farkına sahiptir. Sonuç olarak İsrail daha baskın olmak üzere ABD/İsrail ikilisinin İran’ın balistik füze kabiliyetinin daha fazla nicelik ve nitelik kazanmadan bertaraf edilmesini hedeflediğini düşünebiliriz.
Son olarak ise İsrail’in İran devrim muhafızları merkezli ve ona bağlı alt örgütlenmeler ile şekillendirdiği “Şii hilali”ni kendi varlığına ana tehdit olduğunu bilmemiz gerekir; İsrail’in 2006 yılında Lübnan ile yaşadığı 34 gün savaşından başlayarak 7 Ekim olayları ve sonrasında 12 gün savaşlarına uzanan süreçte hem devrim muhafızları komuta kademesini hem de bu alt örgütlenmeleri (komuta kademesi dahil) hedef aldıklarını görmüştük. Bu manada İsrail’in bu savaştaki bir hedefinin de İran yönetim sistemindeki “Ayetullah”lar ve devrim muhafızlarını hem komutanlar seviyesin de hem de sahadaki silahlı güç unsurları açısından hedef alması bizler açısından şaşırtıcı olmamalıdır.
İsrail Silahlı Kuvvetleri resmi Twitter hesabından yapılan açıklamaya göre ilk gün IDF tarafı 1.200 füze/mühimmat ile askeri hedeflere saldırı gerçekleştirmiştir. ABD ordusu resmi açıklamasına göre ABD tarafı ilk 36 saatte JDAM güdüm kiti içeren 250 akıllı mühimmat, 120 Tomahawk seyir füzesi 60 Hellfire anti-tank füzesi ve 10 adet sığınak delici bomba kullanmıştır. İlk saldırıda Hamaney’in konutu ve yerleşkesi dahil kamu hedefleri ve askeri komuta-kontrol unsurları hedef alınmıştır (160 kız çocuğunun katledildiği okul saldırısı da bu sırada olmuş, yapılan tahkikatta okulu vuran füzenin ABD yapımı Tomahawk seyir füzesi olduğu doğrulanmıştır.
İran, 12 gün savaşlarından çıkardığı derslere iyi çalışmış, komuta-kontrol kaybı yaşansa dahi baştan belirlenmiş statik hedeflere (bölgedeki ABD üsleri) yönelik “karşı saldırı doktrini”ni hazırlamıştır. Çin’den almış olduğu tahmin edilen GPS/GNSS altyapısı sayesinde elektronik karıştırmadan minimum seviyede etkilenen balistik füzeler ve ucuz dolanan mühimmatlar ile savaşın ilk saatlerinden itibaren körfezde bulunan tüm ABD yerleşkelerini hedef almış ve psikolojik üstünlüğü ele geçirmiştir. Unutmayalım ki Trump’ın ifade ettiği gibi İran’ın aylık ürettiği 100 civarı balistik füzeye karşı sadece 8 anti-balistik füze üretilebilmektedir.
Bu savaşın ne kadar süreceğini söylemek zor, çünkü; nükleer altyapıya erişim, petrol üretimi ve Çin’in ekonomik tutumu iç içe geçmiş durumda. Görünen o ki mevcut şartlar devam ederse çatışmalar bitse ya da düşük yoğunluklu bir şekle bürünse dahi Hürmüz Boğazında uzun soluklu bir abluka dünyayı beklemektedir. Bu abluka İran halkının gıda, ilaç v.b. temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştıracaktır; bu durum ABD/İsrail ikilisinin “İran içinde ayaklanma” beklentisine hizmet edebilecektir. Bu ablukanın tartışmasız iki dışsal kaybedeni olacaktır; Çin ve Avrupa. Avrupa yetersiz stokları ile enerjiye ulaşımda ciddi sıkıntı çekecek görünmektedir. Çin açısından durum biraz daha karmaşıktır; ya daha az enerji ve yarı mamule daha pahalı fiyattan erişim sağlayarak dış pazarlarında ciddi pazar kaybedecektir ya da Yuan’ın değerlenmesine müsaade ederek üreticilerinin dış pazarlar için maliyet avantajını kaybetmesine göz yumacaktır. Ben bu savaşta dışsal etkinin daha güçlü bir etken olduğunu düşünmekteyim. Eğer Çin Yuan’ın değerlenmesinin önünü açarsa hiç beklenmedik bir şekilde İran-ABD/İsrail arasında normalleşme yaşanabileceğini düşünmekteyim.
Not: Körfez güvenliği – Bundan sonra ne olabilir?
Bu savaşta beklenmedik bir şekilde İran tarafından en çok hedef alınan ülkelerin körfez ülkeleri olduğunu gördük. BAE bu noktada en hazırlıklı ülkeydi ama Bahreyn ve Ummanın hazırlık seviyesinin çok zayıf olduğunu gördük. Kuveyt, Ürdün ve Suudi Arabistan’ın ise görece eski Patriot modelleri ile savunmada yetersiz kaldığını gördük. Önleme kapasitesinde ise deniz merkezli AEGIS sistemlerine sahip destroyerlerin avantajına şahit olduk (statik olmamaları sebebiyle vurulamadılar). Bununla beraber ABD savunma şemsiyesi altında bulunan körfez ülkelerinin kolay bir şekilde hedef olmaları bu ülkeler açısından ABD’ye karşı ciddi bir güvenilirlik problemi yaratacağını düşünmekteyim. Bu manada arka planda görüşülen Pakistan-Türkiye-Suudi Arabistan güvenlik anlaşması gibi çalışmalar anlam kazanabilir; körfezde orta vadede NATO üyesi olan Türkiye’nin dahil olacağı “güvenli alan(lar)” şekillenebilir kanaatindeyim.

Çok güzel bir analiz olmuş la buadami alın TV kanallarına falan çıkartın da insanlar adam gibi analiz görsün
Güzel yazı gayet acıklayıcı👏👏👏